Güncel
Yayınlar
| III. ÖZÜRLÜLER ŞURASI izlenimlerim |
|
|
|
| Cuma, 10 Haziran 2011 13:49 |
|
T.C. BAŞBAKANLIK III. ÖZÜRLÜLER ŞURASI izlenimlerim
30 Kasım 2007, Manisa Prof. Dr. Erhan Eser HASUDER adına
III. Özürlüler Şürası, 19-23 Kasım 2007 tarihinde İstanbul'da Dedeman otelinde Başbakanlık Özürlüler İdaresi tarafından düzenlendi.Şura çalışmalarını 4 ayrı komisyonda sürdürdü. Bu komisyonlar: Bakım Hizmet Türleri, Eğitici ve Bakım Personelinin Eğitimi, Bakım ve Rehabilite Edici Destek Teknolojileri, Bakım Güvence Sistemleri ve Finansmanı Komisyonları şeklindedir.Yasal yükümlülük gereği iki yılda bir düzenlenmesi zorunlu olan III. Özürlüler Şürası'na başvurum üzerinde davet edildim ve talep ettiğim komisyonda (Eğitici ve Bakım personelinin eğitimi) üniversitem ve HASUDER adına yer aldım. Şuranın sonuçları ile ilgili herhangi bir resmi dokuman henüz yayınlanmamıştır. Gerek bu nedenle gerekse son iki gündeki genel kurula katılamamış olmam nedeniyle bu izlenimlerim katıldığım komisyon çalışmaları ile sınırlıdır. Öncelikle konu hakkında bazı temel bilgileri çok kısaca da olsa sunmakla başlamak istiyorum: Türkiye'de 2000 yılına dek yapılan Nüfus sayımlarında engellik prevalansının yaklaşık %1.0 - 1.4 olduğu bildirilmiş ancak bu sıklığın WHO Türkiye tahminlerinin çok altında olduğu anlaşılmıştır (Öz 1976). 2000 nüfus sayımında daha ayrıntılı bir sorgulama ile engellilik sıklığının %1.8 olduğu ortaya konmuştur. Ancak bu sayımda herhangi bir kronik hastalık varlığı engellilik olarak sınıflanmamıştır. Türkiye'de topluma dayalı prevalans çalışmalarında da prevalans, farklı kriterlerin uygulanması nedeniyle oldukça geniş bir aralıkta ortaya konmuştur (%0.73 - 11.3). Ancak 1990 yılında DSÖ tarafından Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde yürütülen 6 adet seri çalışmada bulunan prevalanslar şöyledir: Ankara (n=1904) 9.98 % ; Bornova-Izmir (n=34) 11.31%; Bezirganbahçe-Istanbul (n= 3540) 11.3%;Eskibağlar-Istanbul (n= 3680) 10.4%; İkitelli-Istanbul (n= 3755) 10.7% ve Karaaslan-Konya (n=3518) 6.9% (Yazgan 1990,Yöndemli 1990, Becer 1991, Serdaroğlu 1990, Müslümanoğlu 1990). T.C.Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı'nın ve Türkiye İstatistik Kurumunun Türkiye Özürlü araştırması 2002 sonuçları ise, Uluslar arası İşlev Sınıflaması (ICF) kriterlerine göre, Ülkemizdeki nüfusun %12.29'unu özürlülerin oluşturduğu ortaya konmuştur. Türkiye nüfusunun %9.70 'i kronik hastalık, %2.5 'i de diğer doğmalık ve edinsel nedenlerle engellidir. Okur-yazarlık oranı, Kronik hastalık nedeniyle engelli olanlarda %24.81, diğer temel nedenlere bağlı engellilerde %.36.33 'dır. Kronik hastalık nedeniyle engelli olanlarda Sosyal Güvence altında olma oranı %63.67, diğer nedenlere (duyusal, ortopedik ve zihinsel engellilik) bağlı engellilerde ise ancak %47.55'dir. Sözü edilen araştırmaya göre; zihinsel özürlülerin yalnızca %58.3!ü sosyal güvenlik kurumlarından birine kayıtlıdır. Zihinsel özürlülerin %84"ü bakım ve rehabilitasyon hizmetlerinden, %49.2'si sağlık hizmetlerinden, %87.6'sı sosyo-kültürel hizmetlerden ve %87.7'si aile rehberliği ve danışmanlık hizmetlerinden yararlanmamaktadır. Çalışma yaşamında engelliler: Başbakanlık Özürlüler İdaresi 1999 verilerine göre engelli nüfusun %55'i iş yaşamına entegredir. 1993 yılında 197 kurumda yapılan diğer bir araştırmaya göre ise toplam çalışan nüfusun ancak % 0.98'i engelli bireylerden oluşmaktadır. Çalışan engelli nüfusun %60'ı ortopedik engellilerden oluşurken yalnızca %1'i zihinsel engellidir(Sakatları Koruma Milli Koordinasyon Kurulu 1996). Sağlık ve Bakım Hizmetleri: Ortopedik, görme ve işitme engellilerin yaklaşık %50-57'si sağaltım olanaklarına ulaşabilmektedir. Bu oran zihinsel engellilerde ancak %33-43 arasındadır. Destek teknoloji kullanabilenlerin oranı engellilik çeşitlerine göre değişmek üzere ancak %3 – 30 arasıdadır Kırsal toplumdaki engelli ailelerinin %68'i, kentsel toplumdaki ailelerin %55'i acil maddi yardım talep etmektedirler. Engellilere yönelik bakım ve eğitim hizmetleri ile ilgili temel sorunları, üç kamu kurumu (Sosyal Hizmetler ve Çocuk esirgeme Kurumu, Milli Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı) arasındaki yetki, sorumluluk ve işbirliği karmaşası, bakım hizmetlerinin hızla ve planlama yapılmadan özelleştirilmesi, devletin engelli ailelere yönelik olarak uyguladığı popülist politikalar olarak özetlenebilir. Türkiye'de engellilere sunulan bakım hizmetleri eskiden beri dikey kurumlar aracılığıyla yürütülmüş, bu hizmetler hiçbir dönemde ülke çapında yaygın olan Sağlık ve Sosyal Hizmet birimlerine (Sağlıkocağı vb.) entegre edil(e)memiştir. Türkiye'de Engellilere yönelik yeni yasal düzenlemeler: Türkiye'de 07/07/2005 tarihinde yürürlüğe giren 5378 sayılı Özürlüler ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile ülkemizde Bakım Hizmetlerinin sunumu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü'ne verilmiştir. Söz konusu kanun gereği "sosyal güvenlik kurumlarına tabi olmayan, bakıma muhtaç özürlülerden ailesini kaybetmiş olanlar ile ailesi ekonomik veya sosyal yoksunluk içerisinde bulunanlara aylık bağlanmıştır. Bu yasayla eğitim gereçlerinin KDV den muaf tutulmuş; destek cihaz yapan ve uygulayan merkezlerin mesleki yeterliliği olan kişilerce Sağlık Bakanlığı denetiminde açılmaları ve standartlara kavuşturulmuş; "Ulusal Özürlüler Veritabanı" projesini başlatılmıştır. Bakıma muhtaç özürlünün kendisinin ya da aile üyelerinin talebi doğrultusunda bakım hizmeti özel bakım merkezlerinde de gerçekleştirilebilecektir. Bu durumda yatılı bakım merkezlerinden, 24 saatlik bakım hizmeti karşılığında merkeze iki(2)aylık net asgari ücret tutarında, gündüzlü bakım merkezlerinden, günde sekiz saat süreyle tam gün hizmet alana bakıma muhtaç özürlüler için bir aylık net asgari ücret tutarında, günde dört saat süreyle yarım gün bakım hizmeti alan bakıma muhtaç özürlüler için bir aylık net asgari ücretin yarısı tutarında, ödeme İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü tarafından yapılmaktadır. Yakını tarafından bakım hizmeti alan bakıma muhtaç kişiye, 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanununa eklenen Ek7.inci madde ile , bakıma muhtaç özürlü bireyin veya ailesinin talep etmesi halinde, bakım hizmeti Genel Müdürlüğünün denetim ve rehberliğinde, bakıma muhtaç özürlü bireyin akrabaları tarafından, bakıma muhtaç özürlü bireyin ikametgahında verilebilir. Özürlü bireyin ikametgahlarında bakımlarını sağlayacak akrabasına bir aylık net asgari ücret tutarında ücret verilmektedir. Türkiye hükümeti kısa bir süre önce çıkarılan mevzuat gereği halen 18 bine yakın aileye ücretsiz bakım veya bakım karşılığı ödeme yapmaktadır. Bu ödeme miktarı halen engelli çocuk başına yaklaşık 400 YTL'dir. Bu hesapla devletin Özel Bakım merkezlerine veya doğrudan ailelere ödediği miktar ayda 7 trilyon TL civarındadır. Ancak sırada bekleyen 650 bin aile olması bu uygulamanın ne kadar planlamadan uzak ve sürdürülemez olduğunun bir göstergesi gibidir. Komisyon çalışmalarında öncelikle özürlü bakım hizmetlerinin kamu hizmeti şeklinde mi yoksa özel sektör hizmeti şeklinde mi verilmesi gerektiğinin tartışılmasını önerdim. Ancak genel kanı özürlü hizmetlerinin her ne kadar kamu desteği ile yürütülmesi gerektiği üzerine olsa da hizmetlerin özel sektör tarafından verilmekte olduğu, sanki bunun geri dönüşümsüz bir süreç olduğu ortaya kondu. Benim de içinde bulunduğum küçük bir akademisyen (özürlüleri temsil eden –şuraya davet edilirken nasıl bir seçim yöntemi izlendiğini bilemediğim- sivil toplum kuruluşlarından nedense bu gruba destek gelmedi) grubu, kamu destekli ve kamunun alanda örgütlenmiş yaygın kurumları ile bu hizmetin yürütülmesi gerektiğini savundu. Ben özellikle sosyalleştirilmiş sağlık hizmet örgütlenmesini (şaşırarak gözledim ki bu örgütlenmenin yaygınlığı ve etkinliğinden çok az sayıda kişi haberdardı) tanıtarak çok az kaynakla özürlülerin izlenmesi ve bakımında önemli başarılar elde edilebileceğini ifade ettim. Yine şaşırarak gördüm ki anlattıklarım çok büyük ilgiyle dinlendi. Bu toplantıdan toplantıda bulunma amacım dışındaki çıkarımım ise Halk Sağlıkçıların , sağlık örgütlenmemizi toplum ile yeterince paylaşamadığını gözlemlememdir. Katıldığım çalışma grubunun temel konusu, bakım personelinin eğitimi ve istihdamıydı. Konu, halen yeni çıkarılmış bir yönetmelik temel alınarak uygulanmaya başlanan Milli Eğitim Bakanlığı'nın Bakıma Muhtaç Özürlü Bireylere Hizmet Verecek Bakım Personelinin Yetiştirme Kurs Programı ve bu programın gerçek veya tüzel kişiler tarafından açılan kurslarla uygulanması üzerinde tartışıldı. Tartışmanın akışı, bakım verecek personelin niteliği; bunlara verilecek eğitim ve sertifika; bu eğitimin ve sertifikanın kimin tarafından verileceği; eğitim ve eğiticilerin eğitimi müfredatı ve eğiticileri kimin yetiştireceği başlıkları altında sürdürüldü. Tartışma, katılımcıların hemen yarısının temel itirazına konu olan, ve yöneticilerce tartışmanın çekirdeği olarak sunulan, bir özel eğitim merkezinin hazırlayıp Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Komisyonu tarafından onaylanan bir çeşit yönerge üzerindeki görüşmelerle başladı. Bu yönergede kilit önemdeki başlıklar, eğitim alacak ve dolayısıyla Milli Eğitim Bakanlığı onaylı sertifika alacak bakım personelinin en az ilköğretim mezunu ve 18-50 yaş arasında olması ve eğitim müfredatının 280 saat ile (2 ay) sınırlı olmasıydı. Benim de içinde olduğum bir grup daha çok akademisyen, hekimler, toplum bilimciler ve sosyal çalışmacılar tarafından bu personelin en az lise mezunu olması, müfredatın diğer bazı gelişmiş ülkelerde olduğu gibi en az 800 saat olması itirazlarına karşın uzun tartışmalar sonrası oylamada ilköğretim mezunu olmak ve 280 saatlik programından geçek koşulları onaylanarak genel kurula sunuldu. Ben bu işin hemşireliğin konusu olduğunu bu personelin en azından Sağlık Meslek Liseleri mezunlarına yönelik olması gerektiğini ve müfredatın kapsamlı olması gerektiğini, engellilerin önemli bir çoğunluğunun kronik hastalar olmaları ile gerekçelendirdi. Bir diğer önemli gerekçem de giderek taşeronlaşan sağlık sisteminde sertifikalandırılan ilkokul mezunu niteliksiz iş gücünün engelli bakım merkezleri yerine yakın bir gelecekte taşeron firmalar aracılığıyla hastanelerde "hasta bakıcı" olarak pazarlanabileceği uyarısında bulundum. Bu uygulamanın, hem sağlık hizmetlerinin niteliğini bozabilecek olması, hem de hemşire emeğinin artan bakım personeli arzı nedeniyle ucuzlayacağı nedeniyle desteklenmemesi gerektiğini savundum. Bir diğer önemli konu da doğal olarak, bu eğitimin ve sertifikanın özel eğitim merkezleri tarafından verilmesinin sakıncalarıydı. Bu eğitimlerin ülkemizde nicelik ve nitelik olarak çok yeterli olduğuna kuşku duyulamayacak olan üniversiteler ve diğer kamu kurumları ile verilebileceği düşüncesi beklendiği gibi kabul görmedi. Bu özel eğitim merkezlerinin ilgili konularda en az lisans mezunu öğreticilere görev vermeleri, bu öğreticilerin de en az doktora derecesine sahip öğreticiler tarafından 2 haftalık bir programdan geçmeleri benimsendi. Halen Türkiye merkezi yürütücüsü olduğum çok merkezli uluslar arası projenin kısaca tanıtımını (Engellilerde Hizmet Kalitesi, Engelliliğe yönelik tutum ve Yaşam Kalitesi konulu) yaparak, gerek kurum düzeyinde gerekse toplum düzeyinde engellilere sunulacak olan hizmetlerin değerlendirilmesinde bu projenin çıktılarının (3 ayrı ölçek) 2009 yılında Türk araştırmacı ve yöneticilerinin kullanımına sunulacağını duyurdum. Yeterli bir bilimsel ön hazırlıktan (ön okuma materyalleri ve ön sunumlar) yoksun olarak gerçekleştirildiğini düşündüğüm grup çalışmasından, daha önceden zaten belirlenmiş amaçların doğrulanmasının istendiği izlenimini edindim. Yine de bu şuraların önemsenmesi ve bilim adamlarının bu toplantılara ilgili göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Saygılarımla
Prof. Dr. Erhan Eser HASUDER.YK üyesi Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi, Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi, Manisa |





